tatlı rüyalar


Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Uyuyan insanların fotoğraflarını çekmek bir bakıma onların çocukluklarına göz atmaya benziyor. Uykuya dalarlar; kimi işçi, kimi işsiz, kimi bebek, kimi pazarcı, kimi yorgun bir anne, kimi evsiz bir adam, kimi yolcu dünya çocukları…

Her birinin başları ayrı yerlere düşer, başka düşüncelere dalar her biri, bırakırlar kendilerini göğü yorgan yaslandıkları taşları yastık bilip…

İnsanlar neden sokakta uyur? Kimisi evsizlikten uyur sokakta yoksullukla mücadele içinde, kimisi keyif için çıkar bir parka salar kendini serin yaz akşamlarının yumuşak rüzgârlarına… Kimisi başını sokacak bir yer aramaktan bitkin düşer bırakır kendini en uygun yerde uykunun ellerine…

Sokakların doğuşlarının kentlerin doğuşları ile bir tutarsak, modern kentlerin hatta günümüzde küresel kentlerin içerisinde gördüğümüz bu kareler aslında çok eskilere dayanmıyor diyebiliriz. Kentlerin oluşumu ve iktidarın bu süreçte önemli bir rol üstlenmesi “uyku” gibi insani bir duruma da bir mekân biçiliyor elbet.

Sokaklarla barışık evler gözlerini gece olunca dışarıya kapatıp “mahremiyet” leriyle baş başa kalıyorlar. Sokaklara küsen evler ve onların sadık sahipleri sokaklardan korkar oluyorlar ve artık sokakları korkunç soğuk karanlık bir gerçek gibi algılanıyor. Evler gitgide sokaktan uzaklaşıp, dört bir yanı duvarlarla, suni yeşillikler ve havuzlarla çevrili sitelere hapsediliyor.

Gözlerini sokaklara yuman ve gözlerini sokakta yuman bütün dünya çocuklarına tatlı rüyalar…

Mert ÇAKIR

 

UYKU ve MODERNİZM  – Sinem Çelik

 

 

Fotoğrafların kendine ait bir dili olduğu gerçeğinden yola çıkarak her fotoğrafın bir kompozisyonu kapsadığını düşünebiliriz. O halde dilerseniz, biz de “tatlı rüyalar” başlığından yola çıkarak, “sokak” ve “uyku” kavramları ekseninde ele alalım ve bununla ilgili ufak bir incelemeye koyulalım.

 

Doğar, büyür, yaşlanır ve ölür insan. Emekler, yürür, ağlar, güler, yer, içer ve uyur insan. Hangi toplumsal koşulda olursa olsun, hangi havayı teneffüs ederse etsin, yaşadığı sürece insan bu devinimleri sürdürür. Yüzyıllardır da bu böyledir.

 

İşte bu zaruri ihtiyaçlar zamanla iktidar odaklarının temel araçlarından birisi haline dönüşür. Beden politikası diye tabir edilen ve bedenin temel bir takım arzularının, isteklerinin kullanılarak ona hükmedilen süreç, tarih boyunca varlığını devam ettirmiştir. İlk ve orta çağın fiziksel şiddete dayalı beden politikaları bugün psikolojik metotlarla varlığını sürdürür. Örneğin iktidar insanların temel bilgilerini oluşturduğu ve kendisinin değişmesinde bizzat rol üstlenemediği; doğduğu günden beri var olan süreçlerehâkimiyetkurar. Bu süreçlerden ikisi zaman ve mekân’dır. İktidar insanlar üzerindeki egemenliğini arttırmak ve değişiminde çok çabuk farkındalık kazanamadıkları bu iki kavramı, farklı somut nesnelerde hafızalara kazır.

 

Yazımızın konusu olan uyku da bir zaman ve mekân ikilemini kapsayarak kontrol mekanizması halinde bireylere sunulmaktadır. Örneğin Kıta Avrupa’sında saatin kullanımı, fabrikalarda yapılan işi belirli zaman aralıklarına bölmek ve iş bölümünü kontrol edebilmek adına önemli bir icattır. Yine bedenin hareketlerinin zamansal olarak hesaplanması ve insan davranışlarının belirli mekânlarla sınırlı bırakılması, şehir kültürünün doğuşu, bununla ilişkilidir. Bugün bu kontrol mekanizmalarının zemini; tüketim mekânları, bürokratik mekânlar ve gündelik yaşamın yapı taşlarından birisi olan “ev”dir diyebiliriz. Ev, iktidar için önemli merkezlerin başında gelir. Çünkü bireylerin sosyalleştiği, öğrendiği, öğrettiği, tükettiği; onlara üretim için yeniden dinlenme imkânını sağlayan bir merkez özelliği taşır. Toplumsal hayatı yeniden kurgulayabilmek adına, başlıca eylemin yani “uyku”nun gerçekleştiği mekândır ev.

 

İnsanlar bir eve doğarlar ve bu evin içerisinde yeme, içme, üreme, barınma, uyuma, temizlenme gibi bedensel ihtiyaçlarını giderirler. Bu ihtiyaçlar iktidarın en küçük birimi aile tarafından belirli kurallar ile örülüdür. Modern yaşamda ev; salon gibi içeride sosyalleşilebilen alanlarının genişliği, teknolojik aletlerin dağılımı ve toplumun içerisinde zaten özel alana çekilmiş olan insanın daha da yalnızlaşacağı araç ve gereçler gibi bir takım metotlarla donatılmıştır. İnsan, içinde bulunduğu koşullara ayak uydurmayı becerebilen ya da ayak uydurmak zorunda kalan bir canlıdır. Bu koşullardaki bir evde doğan bir insan, davranışlarını da ona göre şekillendirecektir. Örneğin burası apartmanda bir daireyse gürültü yapmayacaktır. Cinsel arzularını kendi özel alanındaki özel odasında gerçekleştirecektir. Her istediği zaman yemek yiyemez, evin belirlenmiş öğün saatleri vardır. Bu kişinin aynı zamanda evde geçirdiği vakti de programlaması gerekir. Saat8’de işe gidecek. Akşam 8’de geri gelecek. Yemek yiyecek. Tuvaleti kullanacak. Banyo yapacak. Müzik dinleyecek ve uyuyacak. Uykuya belirli bir vakit biçip; gece olduğunda, evinde olmak koşuluyla ve kendi yatağında uykuya dalacak. Çünkü ertesi gün işine gitmesi için gereken rahat ve kesintisiz dinlenme ihtiyacını en iyi orada karşılayabilir. İşte bunun gibi otomatikleşmiş bir yaşam biçiminde insanların birçok davranışı kendi tercihleri doğrultusunda gerçekleştirdiği düşünülebilir. Ancak esasen kişi bu davranışları iktidarın yönlendirmeleriyle, farkında olmadan, bilinçsiz ve “alışkanlık” temelli yapar.

 

Ele aldığımız zaman-mekân ikileminin ikinci ayağını “sokak” oluşturuyor. Sokak ve uyku modern yaşamda birbirine değmeyen ya da değdirilmeyen iki durum. Peki, sokak nedir? Günümüzde sokak, insanların belirli davranış kalıpları çerçevesinde ve belirli saatler içerisinde kullandığı bir köprüdür. Bu köprü kapalı bir mekânı diğer bir kapalı mekâna bağlar. Evden-alışverişe, işten-eve vb. dokunan mekiklerin aktığı kanaldır sokak. İnsanlar dışarıda çok uzun süre durmazlar. Sokakta geçirilen zamanın sınırlı olmasının çeşitli nedenleri vardır. Dinlenme ihtiyacı, işten güçten kaynaklı zaman darlığı, iklimsel koşulların elverişsizliği, tecavüze, gaspa veya herhangi bir saldırıya uğrama korkusu…

 

Korku ise iktidarın yazılı ve sözlü basın yoluyla kitlelere empoze ettiği bir duygu biçimidir. İktidar bilinçli bir politikayla önce kötücüllüğü sokağa salar, sonra da halkın sokaktan korkmasını sağlar. Bunu niçin yapar? Çünkü esasen iktidarın kendisi sokaktan korkar. Küçük konforlu evlerine hapsedilen insancıklar, sokakta milyonlarca olduklarını fark edip, özgürlüğün tadına bakmasınlar, hallerinden memnun olsunlar ve isyan etmesinler ister iktidar. Bu anlamıyla bir farkındalık yaratan sokak, muhalefetin mekânıdır. Sokakta insanlar yalnız olmadıklarının farkına varırlar. Sokak, başlı başına bir kültürdür; bir başkaldırı kültürüdür. Sokak insanlarla beraber değişir, gelişir, kısacası nefes alır. Ancak işte bugün sokak tehlikelerle dolu bir muamma olarak zihinlere kazınmaktadır.

 

Sokak belleklerde olumsuz olarak metaforlaştırılırken, aynı zamanda iktidar tarafından istenilmeyen, asgari yaşam standartlarına dahi ayak uyduramayan insanları da aynı olumsuz kriterle belleklere sunarak, evlerde yaşayanlar ve sokakta yaşayanlar arasında derin bir uçurum yaratır.

 

 

 

(Bu yüzden ki; bakkalının önünde mışıl mışıl uyuyan bir adamı görmeye alışık değilizdir, şaşırırız. İstasyonda kendisini 200 kilometre uzağa götürecek olan treni beklerken uyuyan insan için, acaba çantasını çaldırır mı diye korkarız. Yanında çocukları, başını sokacak bir kuytu buldum mu uyuyuveren anne için üzülürüz.) 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s